1 Haziran 2009 Pazartesi

NAME


Ve evet… Odamın muhteşem kızıllığında saati 6 yaptım… Rahatladım! Boğazımda bir yanma, karnımda bir ağrı, ayaklarımda bir karıncalanma, yüreğimde koca bir boşluk… Çok şairane gibi gözükse de pek hoşnut değilim… Kanasın, bırakayım kanasın…

Tempo tutuyorum müzik olmadan… Geçsin hemen zaman, olsun öğle arası… Atayım kendimi sıcak havalara da ona temas etsin fiziğim… Ciğerlerim temizlikten alsın nasibini… Sonra bayram etsin. Ama… Ama… Ama… Bayram değil, neden öptü enişten demezler mi adama?

Yatak fazla geliyor. Üzerime üzerime biniyor. Neden gelmez bu lanet ettiğim uyku? Neden bir benden haz etmez bela okuduğum uyku? Çok talihsiz çok…

Kitlendim kaldım bir an. A a neden öyle oldum ki şu an? Ara verdim yazmaya da ondan herhalde… Ara verilmez, ara sevilmez… Ara soğutur, ara öptürür duvarları… Ara konuşturur seni seninle, ara asosyal eder, ara aranılan değildir asla…

Böyle bir sahil şeridi boyunca koşmak istiyorum hunharca… Kumsal olsun, deniz olsun, güneş falan ne bileyim… Bacaklarımın dermanı kalmayıncaya kadar ordan oraya sürükleneyim. Kafam güzel olana kadar dönüp durayım… İnsansız olsun oralar, ıssız… Ben keşfedeyim ilk falan ne bileyim… Çok mu imkansız, hiç mi yok oluru?

Fenalar, darallar…

Gözüm yanıyor resmen. Uyu diye haykırıyor bana. Umurum mu?

Burnum akıyor resmen. Zıbar diye bağrınıyor bana. Umurum mu?

Yoo…

Nerdesin sen? Saatten haberin var mı? Uyuyamıyorum iyi uykular dilekleri olmadan karşılıklı… Of, gerçekten talihsiz!

Durumunuz dışarıda. Dışarıda mı yani şimdi durumum? Dışarılar kovalasın durumumu, giremesin bir daha içerilere! BÜYÜK BÜYÜK GİREMESİN HEM DE!

Şu öten kuş ne anlatmak istiyor acaba? Ona şunu iletir misiniz benden: “Kıçını da yırtsan bir horoz olamazsın arkadaşım sen…”

Lezzetli kahvaltılar diliyorum…

17 Nisan 2009 Cuma

SENEYE DE GİYİN


Bu beden sizin. Paylaşıma açık mı olmalı o bedenler, yoksa kapatılmalı mı sonsuza kadar? Paylaşsan bir türlü, paylaşmasan öbür türlü… Türü de belirsiz; ne idüğü belirsiz… Çok renkli, alacalı-bulacalı, falanlı-filanlı…

Yareninizi üzmeyin. Ondan alası yok çünkü sizin için. Umursayın onu. Sarıp sarmalayın. Kesişmeyin el kişilerle, kesin ilişiğinizi el gözlerle… Üzmeyin yarenlerinizi…

Gelen bahar ayları çelmesin o sike sürülmez akıllarınızı, tavan yapan libidolarınızı. Benden söylemesi; ceremesini çeken siz olursunuz. Arkadan ağlayan da keza…

Genelleme yapmayın, siz “siz” olun. Genel döner gelir dürter sizi en mahrem yerlerinizden. Sonra gene ağlarsınız, Allah muhafaza!

İçlenin. Ama içlendirmeyin kimseleri. İçiniz-dışınız bir olsun. Ama çok da şeffaf olmayın. Şeffaf çok kaypaktır. Şeffaf çok kancıktır. Şeffaf, akıl alır. Şeffaf, tahrik eder. He bir de zıvanadan çıkarır… Korunmak lazımdır.

Azla yetinmeyi bilin. Gözünüzü doyurun evvela. Ne varsa ona tamah, ne varsa ona şükür…

Yavaş yavaş yaşayın her şeyi. Bir çırpıda tüketmeyin mal varlığınızı. Mal olmayın.

Kadir-kıymet bilin. Kıymetlilerinizi gözünüzün nuru belleyin. Dokunmaya kıyamayın.

Heyecanınızı yitirmeyin. Yitip gitmeyin. Az sinirlenin. Öz sinirlenin. Nadiren sinirlenin. Koruyun sakinliğinizi, şartlar ne gerektirirse gerektirsin. Şartlarınızı zorlamayın. Kendinizi zora sokmayın. Sokuşturmayın aralara- derelere dertlerinizi. Dertlerinize özel zaman ayırın. Sevgili olun dertlerinizle. Sevin onları, sevişin yeri geldiğinde.

Küllerinizi boşa savurmayın. Halıları ovalayın onlarla. Azıcık “hijyenik” olmanızdan kimselere zarar gelmez. Zarar görenleri yolların bana; ben icabına bakarım!

Küçüklerinizi küçümsemeyin, özümseyin. Büyüklerinize terbiyesizlik etmeyin, hürmet gösterin. Yaşıtlarınıza sövebilirsiniz. Yaşıtlarınız yavşaktır muhtemelen… Yaşıtlarınız anlayış gösterirler. Yaşıtlarınız gülüp geçerler. Yaşıtlarınız “he” der geçerler. Yaşıtlarınız “heder” olmazlar.

Üşütmeyin bedenlerinizi. Bir beden büyük alın. Alın ki seneye de giyin. Giydirirler yoksa…!

Benden söylemesi birader… Hadi hayırlı vazifeler!

18 Mart 2009 Çarşamba

İHRAÇ FAZLASI


Sarhoş olmanın güzelliğini geç keşfettim sanırım… Ayık kafanın bi’ sikime derman olmadığını da keza…

Üşümek ne güzel, kış ne güzel… Nasıl bir psikolojiyse; kışı sever hale getirdi beni Allahsız! Tamamen kendimi
bilmez hallere düştüm… Ne zaman sona erecek yahu… Eritti, kuruttu içlerimi…Kıpır kıpırım ama bir yanım
böyle dingin ve hala şefkate aç… Açlıkla terbiye etmesin Yüce Rabbim kimseleri…

Yazı yazmaktan bıktığım gün toprak olayım ben, e mi? Ya da kelimelerimin kifayetsiz olduğu gün…

Oturum açılsın dursun kendi arasında, salak!

Hayatım hem evlere şenlik, hem de son derece gereksiz ilerlemekte. Şimdi bunun ortası olamayacak mı yani?

Sürprizlere açığım…

Sorunum üç kelime ile özetlenebilir: RAHAT GÖTÜME BATIYOR! Son ki, üç, dört! Hop!

Odamdan çıkasım olmuyor bazen… Bazen de odama giresim gelmiyor. Buralar bana yaramadı… Herkeslere
şahaneler getirdi, bi’ bana tiksinçlikler… Bi’ bana terbiyesiz, ahlaksızlıklar… Ahlak, derin mevzu gerçi; geçe-
lim… Herkesin ahlak anlayışı farklı özünde…

Böyle şey istiyorum. Şuurum gitsin hepten, kafamdaki mevcut zeka seviyem en dibe insin. Geri kalan yaşantımda
OTİSTİK olayım; bakıma muhtaç olayım, kimseler benden faide beklemesin. Tamamen başıboş bir hayat…

Canımı alsan daha iyi be… Son kalan nefesimi de al da bari, sen de kurtul, ben de… Ama nerde???

Nasıl hoş bir parça dinliyorum, of of… Hareketli olmasına rağmen bana depresiflik vermesinin hastasıyım!

Koştursunlar peşimden; umurum değil! Telefonum susmasın; hiç derdim değil! Beklentilerini karşılayacak
insan değilim şu aralar… Hiçbir zaman olamadım ya aslında…

Yaşadığım çirkinliklere neden sünger çekemiyorum ben acaba? Bu kadar da olunmaz ki geçmişine sadık, bu
kadar da olunmaz ki hafızasına yenik…

Yağmur yağdığında ben bir acayip olurum. Yağmur dindiğinde ben hala acayibimdir. Yağmur yağacağını
hissettiğimde başlar bu sözünü ettiğim acayiplik ve sürer o ıslaklık yerden kalkana değin… Yağmur, sen
ne güzelsin…

Top oynayalım, çift kale maç yapalım. Tribüne el sallayalım. Gelen tebrikleri kabul edip, yaşantımıza kaldı-
ğımız yerden devam edelim! Ritmlerin dibine vuralım, insanları alaya alalım, belleri bükelim, elleri öpelim!
Bunların hepsini yaşayalım. Aynı terane dönsün dursun… Varsın kusana kadar dönsün!

Kızartma tenceresinin dibi tutmuş, bayağı bir ovaladım, hırsımı ondan almak beni rahatlattı bir nebze… Kızartma
sevmiyorum! Yemek yapmaya bayılıyorum ama, kızartmadan haz etmiyorum. (Kız-ar-t-ma)

Asi şeyler dinlemek lazım saatler ilerledikçe. Hele açalım böyle HARTKOR şeyler, kendimize gelelim!

Anlamsız mutlu oldum bir an; geçmesin o an…

Dans pisti çift kaynıyor…

29 Ocak 2009 Perşembe

MASAL


Suymuş, selmiş… Aslında bir kovaymış hepi-topu; sindirmişine… Aralıksız bir dünya merdivenmiş…
Aslında tek bir basamakmış; basmasını bilene… Kıyamet günüymüş, mahşermiş… Aslında bir kibritin
çakmasıymış; çifte kavrulmuşuna… Tıka-basa tokmuş, mide fesatıymış… Aslında tok, açın halinden ne anlarmış…

Cümleden büyük birlikmiş, sonu gelmezmiş… Aslında tek bir sesmiş; algısı kuvvetlisine… Karmaşıkmış,
karmakarışıkmış… Aslında oldukça basitmiş; dünyaya geleliberi çekmişine…

Soğukmuş, buzmuş, donmuş, ayazmış… Aslında sıfırın üstündeymiş; rutubeti bilene… Sıcakmış, terlemiş,
çöldeki kervan devesiymiş… Aslında sıfırın altındaymış; kardelenmiş…

Altınmış, gümüşmüş, bronzmuş… Aslında o madalyalara asla layık olamamış… Birinç, ikinç, üçünçmüş…
Aslında hep sondan birinci, kaybetmeye mahkummuş…

Gönülden sevenmiş, sadakat yeminliymiş… Aslında saflığının esiri, iyiliğinin kölesiymiş… Melekmiş, şeytanmış, cinmiş, ecinniymiş… Aslında dünya üzerindeki herhangi bir nesneymiş….

Işıkmış, mummuş, lambaymış… Aslında lamba çevresinde dönüp duran bir pervane böceğiymiş…

Sanatmış, sanatçıymış… Aslında halka hitap eden bir edibeden ötesi değilmiş…

Abartıymış, rüküşmüş, şuhmuş… Aslında daha tüyü bitmemiş yetimmiş…

Başlamış ama asla bitirememiş… Noktalamamış…

Gerçekten sonsuzmuş…

“Son-suz-muş”

KALAYCI


Örtünseler baştan-ayağa… Bulandırmasalar kafaları… İnceltseler tüm seslerini… Sonra sadece sussalar…

Çeneleri kitlense, tutulsa… Kelimeler boğazlarına dizilse de çıkamasa asla…

Oradalar! Hep bir yerlerde gizliler; ajan desen değil, terör desen değil…

Anlamdırılamaz güçler… Çözülemez denklemler… İsim konulamaz kişilikler… Çirkin bedenler…

Oyuncular… Ufakken evciliğin dozunu kaçırmış fesatlar… Yerden yüksek olamamışlar…

Vah vahlar… Tüh tühler…

Büyük eli öpmemiş, çeyiz sandığı görmemişler, eline örgü almamışlar…

Çan çanlar, çok da tınlar…

Tekiller, çoğullar, tekil kalmaya mecbur olanlar, çoğulluğun kıymetini bilememişler…

Hay haylar, hey heyler…

Kış kışlar, yallahlar…

Güzellikleri görüp çekemeyenler, elindekinin kıymetini bilemeyenler…

Birazcık sizden, birazcık benden… Sizden olanı kusmaya gidiyorum ben şimdi. Haydi bana kolay, size lanet gelsin!

UĞURSUZ




Bu yüz benim değil.

Bu ses benim değil.

Bu organlar benim değil.

Ben, ben değil… Benden öte başka bir şey…

Düşüncelerim hakim değil. Başıboş…

Sevgim tükenik, bedenim yitik…

Üç noktalarım sonsuz, duygularım ansız…

Vurgularım yersiz, tonlamalarım sensiz!

Ebedi nefret…

Edebi ben…

Eşittir: her şey yalan!

Aşk, nefrete ne yakınsın lan…!

He ya benim; GÖZDE ÖZCAN!

Varsa alıp veremediğin; buyur buradan?!

26 Ocak 2009 Pazartesi

YAK BURDAN


YAK BURDAN


Yarım. Yamalak. Kaldım…

İçlerim dağıldı. Dağlandı. Yıldım…

Özledim. Ağız dolusu kahkaha attığım zamanları özledim.

Aradım. Arandım. Kendim ettim, buldum? Yok, bulamadım. Bulduramadılar.

Kafamı toplayamadım ki bi’ düzgün düşüneyim. Nihayete ereyim…

Anca düşündüm ve düşledim.

Ahlarım bana, ahlarım onlara… Bana çektirenlere… Beddua edemedim.
İçim elvermedi. Elimi verdim, alamadım… Kaldı onlarda…

Güvendim. Boşa gitti. Güvenildim. O da kaldı yaban ellerde. Elim soğudu.
Isıttım. Çok sürmedi. Acıdı sonra soğuktan. Isırdılar beni, izlerimle hayatıma
kaldığım yerden devam ettim.

Ses etmedim. Edecek sesim de yoktu zaten.

Sordular ne çektin, ne çektirdiler sana diye… Veremedim cevap…

Kalakaldım boşluklarda. Dolduramadılar ki onları da…

İzledim, gözlemledim, baktım, bakındım çevrelere. Çepeçevre seslere kulak kesildim…

Acıyla büyüdüm. Büyütüldüm en güzelinden… Güzelleşemeden gidiyorum…

Nihayete eremeden, yüzüm gülmeden…

Sordular gene nen var diye… Verecek cevabım yoktu… Aktı yaşlar ama… Ama…

Ufaldım… Anamın karnından çıktığım gibi oldum adeta…

Takiplerde kaldım. İyilik ettim, kötülük buldum.

Tabii ya! Herkes iyi zaten… Bir tek BEN kötü.

Sensin kötü be! Hayata bakışın kötü; bana olduğu gibi…

Bak sen bak; izle sen izle… Anca bakarsın öyle, anca…

Anlam vermeye çalışırsın tümcelerime…. Noktalarımı tamamlarsın anca… An ama ne olur küfürlerle birlikte
an adımı…

Adıma ayrı, sana ayrı, zihniyetlere ayrı!

Ben buyum; BUYURUN…!

ÜÇLE(ME)


OLDUĞU KADAR


Bazı şeyler başladığında hiçbir zaman bitmeyecekmiş gibi gelir insana. Yanıldığınızı anladığınızda ise artık
çok geçtir…

Sadece tınılar kalır kulaklarınızda. Ve o an lanet edersiniz duyu organlarınıza…

Kafanızdakiler, binlerce şey… O kadar çoklardır ki… Savaş ilan ederler bedeninize; beşerinize. Göz açıp
kapayıncaya dek silineceklerini bilmenize rağmen, o huzursuzlukla yaşamak zorunda kalmak tüketir narinliğinizi.

Tüketilen saatlerin birer masaldan ibaret olduğunu bilmek arada gülümsetir çocuklar gibi; ama esasında kanatır
içlerinizi. Kan tutar kimilerini, bırakmaz da öyle kolay kolay… Kolay olacağını size kim söyledi ki?

Hayat tecrübeyle sabittir. Sensen eğer o gerçek olan; zaten ayaktasındır ve zaten sınanmışsındır.

Koparılmayı bekleyen henüz ham bir meyve, hatta bir tohum olduğun kabul görülse bile; sınavın her türlüsüne
hazırlıklı olman gerekir; gereklidir! Yanıbaşındadır o despot… Gözükmez. Hissettirir…

Bir büyüğünüz fincan kapatmanızı ister. Gelecek onun ellerindedir artık, siz susup direktifleri dikkatlice
dinlemeli ve ona göre hareket etmelisiniz. En büyük o ya; ondan!

Şikayetleri duymaktan gına geldiğinde artık anlamalısınız ki; hayat tüm olumsuzluğuna rağmen devam eder…

Eder… Eder… Eder… Eden bulur. Bulduğuyla yetinmeyen de döner GERİSİNİ avuçlar…



ÖLÇÜ


Ses geldi. Damla düştü göğsüme. O kadar detaydayım ki; duydum! Mutlu oldum! Yeni bir güne o damla ile
başlamaktan gurur duydum!

Zehir gibi geldi içtiğim su. Su… Hayati sıvı… Nelere kadirsin gözünü sevdiğim en saf sıvı… Bazen, bazı
sıvılar hayat karartır. Biliyorsun… Ama tek misin sen? I ıh… Kendi başına mümkün mü? Yaradılış…

Tabiat…

Ana…

Doğum ve…

Son nefes…

Bıçak…

Keskin…

Tarifini bir bilenden almak lazım… Ustası olanlar, ölçüsüz yaparlar göz kararı. Ama göz karardı?

Ne mi olur?

Doğar… Büyür… Gelişir… Bir yerde tıkanır…

Vicdanı olandan yana kaykılırsın. Kaypak olanı asla bilemezsin!

E bence görmezden gelmelisin!

Devam etmelisin!

Adımlarını hızlandırmalı, azmine hayran bırakmalısın!

Sana yakışanı tek bir varlık bilirken ona asla baş kaldırmamalısın…

Yaşa sen; ÇOK YAŞA!

Kıyamet kapına dayandığında bu sözlerimi hatırla…

Güven bana…


NAKARAT


Gözle görüldüğüm için affedemiyorum. Bağışlayamıyorum… Yapamıyorum.

Canımdan can gittiğinden ve gün be gün kanadığımdan sebep yapamıyorum.

Yoksa yeterince güçlü-kuvvetli değil miyim? Biliyorum ama söylemiyorum.

Çok fazla… Çok fazla üzülüyorum. Açıklamanın bir imkanı olsa inan dökerdim buralara ama elimden
fazla… Benden fazla… Canımdan fazla…

Ağlamaktan fazla… Çok fazla… Çok dolu… Dopdulu…

Sürekli buradayım ben. Ne gelen var ne giden…

Gidene eyvallah tabii ama ya gidemiyorsa ve bir yerde sıkışıp kaldıysa? Ya mesaj iletilemiyorsa?

Ya uykularından anılarla uyandırılıyorsan ve kimsenin anlamaması için sadece sessizce ağlıyorsan?

Bu kalpten mi yoksa beyninden mi kestiremiyorsan?

Atacak mısın kendini camdan?

Yap da erkekliğini görelim! Yerlere-göklere sığdıramadığın egona şahit olalım…

Hadi…

Dur!

14 Kasım 2008 Cuma

BİR ADIM ÖNE HOŞ GELDİN


Ohoo… Herkes yalan olmuş be arkadaş! Te hey…

Ohoo… Herkesin kafası dangalak! Ahahah!

Ohoo… Sizin diliniz sivri, benim de kalemim! Ya ya…!

Ohoo… Siz “o-bu-şu” sunuz,! Ben: “Bildiğin Gözde”

Kendimle aramda sorun var. Kendimden alıp kime versem acaba?

Beni tek anlayan: DOMESTOS… Domestos güzeliyim…

Hadi seke seke sekme açalım! Açalım da acısını dindirelim!

Bana yalanlarından birini versene…

Güzel kadın bi’ sus!!!

13 Kasım 2008 Perşembe

11 KASIM 2008


Ne ezikler gördük de yıkılmadık!

İnsan sarrafı sanırdık ama yanıldık… Yanılmışız, külliyen… Toptan: TOPLAR!

Küfür etmelere doyamadık, ağzımız-burnumuz yamuldu… İçtendi beddualar, malum olduk, topluma mal olduk! Mermileri ağızlara verdirdik!

Bir arada olmanın verdiği güvenle diklendik. Ayaklara diktik!

Canımız-kanımız birdi o gece. Bizdik o gece. Bizden olmayanı örseledik!

Korkuttuk. Korku saldık. Saldırdık!

Yerle bir olmadık. Yerle bir edilmedik. Acı hissetmedik. Mahşeri hissettirdik!

Alayına girdik, giriştik… Girişkendik!

Yankılandı çığırışlar, ateşlendi silahlar, arandı analar, arandı babalar, arandı bacılar, arandı biraderler… Aranan olduk, aranan olmaya devam edeceğiz!

Yürekleri ağızlara getirdik. Mermileri ağızlara getirdik! Susmadık, susmamaya yemin ettik!

Benliklerimizle gurur duyduk. Gururlara vesile, devletin memuruna kabus olduk!

“A.C.A.B.” ‘a güvenden mi sorumlu bu kanıbozuklar, yoksa bizi domaltıp kanırtmaktan mı? Sorduk, sorguladık. Sorgulandık. Hak etmedik. Hakkımızı savunduk. Savunmaya da devam edeceğiz!

Tabur tabur gelin, alayınız gelin! Yaklaşın… Son olarak: “HADİ DAVRANIN DA DAVANIZ OLALIM!!!”

7 Kasım 2008 Cuma

BEN


Sorarım: NEDEN? Sapsarı olmuş benzimle sorarım hem de… Üşümüş parmaklarımın uçlarıyla yazarım hem de… Engel tanımam, sınır dinlemem… Sadece sorarım. Meraktan!

Yeter…

İki samimiyet belirtisi ararım cemallerde. Aranan, aranılan sima olurum belleklerde.

Halen sormaya devam ederim: NEDEN?

Çizgileri takip ederim. Takip edilenim. Sır perdesiyim. Gizemim ben. Gizemin ana kartı, elleri yazmaktan uyuşmuş… Ayakları yerden kesilmiş de indireni olmamış.

Her türlü gideri olanım ben. Dikkatleri cezbedenim ben. Durmak bilmeyen çılgının tekiyim ben.

Noktayım ben. Soranım ben. Sorarım ben. Sorarım da sorarım. Cevapları bilsem de sorarım.

Bıktırır, usandırırım ben. Sıhhatsizim ben. Hemşireyim ben. Hemşehriyim ben.

Ağlarım ben. Kimseye belli etmem. Sevmem göstermeyi tuzlu sıvıları. Gizini muhafaza edenim ben.

Yalnızım ben. Çevresi genişim ben. Kalabalığım ben. Çağrılara geri dönenim ben. Evet, döneğim ben!

Alkışlara layığım ben. Ben de ben. Birinci tekil şahısım ben. En çok merak eden ben. Merak edilen de ben.

Oldurgan ben. Ettirgen ben. Fiil ben. “İŞ-OLUŞ-KILIŞ” ben.

Oynayan ben. Oynatılan ben. Çeken ben. Çekilen ben.

Kaltağım ben. Sürtüğüm ben. Şerefsiz ben. Namussuz ben.

Kurgu ben. Dizin ben. İşaret ben. İm ben. İmge ben.

Uğurlu sayı ben. Uğurun anasına avradına kaymış ben.

Kayık ben. Yelkenli ben. Deniz ben. Derya ben. Sonsuzluk ben. Dünya’nın bir ucu ben.

Deyiş ben. Öz ben. Eşitim ben: özdeyiş ben.

Yerilen ben. Yenen ben. Öykünen ben. Gurur ben.

Öteki ben…

BEN…

Gene ben… Hep ben… Son nefes tüketilene kadar olacak olan: BEN!

AKL- I EVVEL


Hayat: Hey hat!

Hayat; sen ne güzelsin… Bi’ keresinde dedin ki bana; seviyor, seviliyorsun. Bunun kadrini-kıymetini bilmelisin…

Bazen kendimi çok uzaklarda bulurum. Bazen denizin dibinde, bir yerlerde… Bazen senin için deli olurum. Belki de iyiyim… Bana “seninim” dedin…

Bazen…

İçime danteller işlediler. Ufak tığlarıyla delip geçtiler beni (benliğimi). İşlediler. Ufak tığlarıyla…

İs kokan grilere bulanmış havayla bana “aşk” getirdin… Anlatımlarımı bozdun. Bozuktu. Belki de… Belki de söylemek zorunda değildin bana hissettiklerimi…

Ama…

Çok uzak… Bazen… Gerçekten uzak… Söyle; bana ne oldu?!

Allah’ım sana geliyorum…!

ÇIKTI MI KIŞLIKLAR?


SIKÇA SORULAN BİR SORU GİBİYİM ADETA!

HEMEN HERKESİN ODASINDA BULUNAN CIRTLAK RENKTE BİR POST-İTİM ADETA!

KAYBOLAN BİR ÇAKMAK, TERSTEN YAKILAN BİR DAL SİGARAYIM ADETA!

YENİ YIKANMIŞ NEVRESİM TAKIMI, TOZU ALINMIŞ BİR RAFIM ADETA!

MİLLİ TAKIMIN STRESİ, TÜRK HALKININ HEYECANIYIM ADETA!

KAFASI GÜZEL İNSANLARIN KANLARINDAKİ ALKOL ORANI, POLİSLERİN BAŞ BELASIYIM ADETA!

ELMACIK



Adeta bir LADY edasıyla içtiğim sigaraya hele bir ara vereyim. Verdim, evet…

Bir-iki diyeceğim var. Onları dökeyim şu satırlara, sonra sanırım zıbarmak için yatağı boylayacağım.

“Arkadaşım, sen bence bana ananın karnından doğduğun gibi gelsene…!”

Bu kadardı. İyi geceler diliyorum ve çekiliyorum o şanlı-şöhretli, küfür etmeye doyamadığım huzurunuzdan!

Sinir Harbi = Harbi Sinir!!!

OJE


Üzerimde bornozum… Halen ıslağım… Kurulanmadan yazmaya giriştim…

İnsanların gözüne gireceğim, ya da yavşaklık edeceğim… Ben anlamam o işlerden. En sevmediğim!

Kafam hoş. Ben de bir hoş… Filmimi durdurdum, hiç de adetim olmadığı halde. Sanırım özledim buraları… Güzel kokuyorum, gerçekten…

Bir dal sigarayı dünyada hak eden biri varsa; o ben olmalıyım şu an!

Güzel işler yapmak istiyorum. Ucundan da olsa, işlevsel olmak, sonra… İşte ne bileyim; dünyanın ÇOK bucak olduğunu göstermek falan…

Çok acayip… Çok şey düşünüyorum şu an. Nasıl aktarabilirim acaba tümünü birden buraya?

Ben bulurum illaki bir yolunu. Hak yolu mu? Öylesi tartışılır…

Keşke hep minnettar olsam bilmediğim şeylere. Hissetsem ama bilmesem. Yani bilmesem de olur. Çok bilen çok yanılır. Olabilir mi? Olsun mu? Cevapsız kaldığımda üzülüyorum ben. Üzülmeyi sevmiyorum birçokları gibi… Keşke hem üzülüp hem de acı çekmesem… Mümkün olabilir mi? Olsun mu?

Pijamamı giyeceğim birazdan… Sonra saçımı tarayacağım… Sonra filmime devam edip, muhtemelen sonuç etabında sızacağım. En sevdiğim!

Ben dünyalar sempatiği değilim. Meymenetsizim. Bunun bilincindeyim. Kıvanç duymuyorum. Ama kabullenmesini de biliyorum. Oje sürmeliyim!

TEN-SEL


Peki ya insanlar seçimleriyle yaşamasalardı? Başkaları onların yaşamlarına hakim olsaydı, onları yönlendirseydi? Bu bir bakıma “beyin yıkama” olarak mı adlandırılacaktı? Öyle bir şeyi kabul edemem ben! Bu benim cephemden –çerçevemden- bakıldığında düz –net- beyinsizlik! Gerizekalılık, salaklık, aptallık… Beynin varsa, azıcık da olsa işlevselse, ona SEN yön verirsin. Başkaları değil…

Ailemde dönen –çevrilen- dolapların bini bir para son zamanlar. Resmen herkes birbirinin arkasından kuyu kazıyor. En kazmacalısından, en derininden. Kibriti yakıp atsan o kuyuya, ışığın yavaşça gözden kayboluşuna gözün yaşlı tanıklık edersin. Çok umutsuz… Sicilyalı mafyalar bile bu kadar düşüncesiz, bu derece acımasız değiller, eminim… İzlediğim zilyarlarca filmi donunda sallar etrafımda gelişenler. Kime inanacağımı şaşırdım resmen. Kime güveneceğimi zaten –halihazırda- bilmiyor idim. Bunlar da eklenince şuurumu yitirdim. Yaşadığım şok üstüne şoku kime anlatsam “hadi canım” deyip gülüyor… Gülünç değil. Betimlemek gerekirse; utanç verici, ibret alınası… Sakat gibiyim. Engelli… Bir taraflarım ağrıyor… Hani olur ya; ağrının neresi olduğunu doktoruna izah edemezsin, heh işte öyle! Çözemedim… Ağrının kocamanlığı beni benden aldı. Ağrının heybeti benim yaşıma yaş kattı… İçime atmaktan içlerim çürüdü. En kötüsü de içtenliğimi kaybettirdi.

Duygularım sömürüldü. Yenik düşmeyeyim dedim. Olmadı, olduramadılar. Duygusuzlaşmayayım diye didindim durdum. Körelttiler, zımparaladılar ne var ne yoksa… Ses, koku, dokunuş, bakış… Hepsini olabildiğine samimi tutmak istedikçe ben, bu ikiyüzlüler bana kendimi YÜK gibi hissettirmeye devam etti. Bunları buraya acınılsın bana diye neşretmiyorum. Bunları sadece duygularıma alet ediyorum. Satırları kanırtıyorum. En sevdiğim! Bazen de nefret ettiğim… Aslında nefretin de ne olduğunu bilmiyorum. Heh; aynen öyle! Nefretin neye benzediğini kestiremiyorum. Ondan da yoksunum… Bir o kadar da yoksulum…

Giriş paragrafında belirtmeye çalıştım. Çaldım, çırptım, ah aldım, ah çektirdim…

Soyum, sopum, sapım tükensin inşallah!

Ama keşke insanlar, kendi kanından olan “kanıbozukları” tıpkı pirinç ayıklar gibi ayıklayabilselerdi be!

85


Düşündüm. Herhangi bir sokakta yürürken, ya da oradan rastgele geçerken… Acaba değer verdiğimiz kaç kişi aynı ikametten yürüdü? Oranın havasını soludu? Açıklama gereği duydum; bazen aklıma böyle şeyler düşüyor. Düştüğü yerden kurtaranı da olmuyor…

Keşke gamzelerim olsaydı… Lanet gülümsememin imzası niteliğinde… Anlam yükler dururdum onlara kesin. Ayna karşısına geçip irtibat kurardım deli-divane (onlarla)…

Anlamsız uyku bastırdı. Esasen gecem henüz başladı… İlginç cidden…

Terliyorum.

Yarın çok işim var. Hepsini not ettim. Sıralı-sekili olanından… Evet, ben bir kontrol manyağıyım.

Cam, kapı, pencere çarpıyor. Rüzgarın böğrüme esmesini ve nefesimi kesmesini diliyorum şu an. Beni camımı kapamaya zorlamasını da keza… Yağmur gelecek dedi babam. Ama şu an elektrik kesik. Odamda gene anlamsız bir huzur söz konusu… Yaprakların birbirine temas sesini işiyorum. Martıların rahatsız edici çığlıklarını da…

Özlüyorum. Kabul ediyorum; özlüyorum. Hatta: ÖZ-LÜ-YOR-(U)M!

Tutamadım gene diyetimi...

Acaba gün içerisinde ettiğimiz küfürler ve beddualar yerini bulsalar neler olurdu? Bilsem gerçek olduklarını; çeteresini tutar, bir güzel de gözlemlerdim. Zevk verebilirdi.

Annem, bana duygusuzsun dedi dün tam da bu saatlerde…

Bileklerimin içi bilgisayarıma dayamamdan sebep acıyor. Bakayım iz olmuş mu? Evet, olmuş…

Keşke duygu yoksunu olsam… Ama… Ne yazık ki… Değilim!

Şimdi, gözlerimi sabaha dek kapayıp yarının bana neler getireceğini rüyamda görmeye çalışacağım. Rüya da ne görürüm ya, aha aha aha! Bakarsın, oluverir…

Hala yok elektrik…

Kendime hakim olmalıyım. Aynı zamanda umutlarımı daha işlevsel şeylere odaklamalıyım. Lütfen bana arka çıkılsın.

İkinci Tekil Şahıs, ordaysan bi’ ses versene…!

SÜTUN



Üzerinde düşünüyorum. Neden böyle hemen her çizgi filmde, dünyayı kötülerden kurtarma gibi bir amaç oluyor acaba? Çizgi film karakteri mi olsam, ne etsem?

Bazen çok boş hayallere kapıldığım doğru… Bazı şeylerin sadece filmlerde olduğu da doğru keza…

Ah be…

Ölümüne bağlılık nasıldır? Söz müdür, yemin midir? Erkek sözü müdür ya da? Erkek sözü olunca, tümden bağlılık mı olur? Lafının eri mi olur? Sorular… Sorular… Er kişi çıksın da cevaplasın yiyorsa!

Suret göresim yok. Meram anlatasım yok. Ev işi yapıp kendimi yorasım var… Sanırım yapacağım da… El mecbur bir yerde!

Şu aradığım şarkıyı nerden bulurum acaba?

Bazen çok boş konuştuğum doğru… Bazı şeylerin sadece rüyalarda gerçekleşmesi de doğru keza…

Yok be…

Üç yerden çalan zil sesi, tırmalar. Kedi tırmalasın o zillerin yerine her yerimi…

Hizmetin geçicisi nasıl oluyor? Manasız… Öyle hizmet olmaz MSN Efendi! Boş tutma beni

6 Kasım 2008 Perşembe

GELİN BAŞI



Aklımla bin mi yaşasam acaba? Ne kadar hayır sağlarım eşrafa? Bazen kendimi doyuramıyorum. İstedikçe istiyorum. Canım çekiyor…

Acıtan bir şeyin üzerine gittikçe, o acı inceden sevimli bir kaşıntıya dönüşüyor bedenimde… Çok ilginç… Acıdan zevk almasını bilişimi hayra mı yormalı, yoksa arkaya bakılmadan mı kaçılmalı? Tartışılır…

Kendimi anlatmayı sevemedim bir türlü. Başarılı olamıyorum. Yorumlara açık olduğundan o tartışılan konu; işime gelmeyen şeyi kestirip atıveriyorum.

Hani bir yazımda bahsetmiştim ya; içlerim ağrıyor ama kestiremiyorum o can alan noktayı diye… Heh, o acı halen var… Geçemedi anasını bellediğimin…!

Ölü toprağı serptiler benim üzerime bence. Kesin…

Deliysem haber de verdim, habersiz kaldım. Haber getirenlerim çok olmadı.

Hayata dair çok mühim tespitlerim oluyor zaman zaman, ama not etme imkanım olamadığından unutuyorum; gidiyorlar… Üzülüyorum onları kelimelere dökemedim diye… Ağıt bile yakıyorum hatta, dizlerime vura vura… Dizlerimin kapakları hep mor… Artık benim dizlerim mor!

Yarın sabah suratımı kolamın asitiyle yıkayacağım.

Hala gönderilecek yazdığım mesaj… Bağlantım da gözlere geldi, gözlerim gibi...

Şirin şirin şarkılar söyledim minicik suratına karşı… Sonra büyüttüm falan… Hayatımı ona adadım. Sonra o gitti, vedasız… Gelişi pek suskundu, gidişi de keza öyle oldu… Keşke bu kadar bağlanmayaydım… Keşke ömrümden ömür katmayaydım… Oldu bir kere, çok geç… Ama hayatın bana attığı bu tokat silsilesini ömrüm boyunca unutmayacağım. Ellerine sağlık hayat, beni sevmediğini “can alarak” kanıtladın!

Olmaz öyle! Üst üste sigara içerek bastıramazsın üşümeni, titremeni… Salak mısın, bela mısın?

Dizilerime kayayım yavaştan… Keyifsizim, halsizim, bir acayip hallerdeyim… Cinlerimi salarım üzerinize, uzak durun!

HADİ ANAM…

KAYKIL YANA;

YANA-YAKILA…

YENİDEN DENE


Öyle bir zaman olur ki; söylemeyi aklının ucundan geçirmediğin kelimeleri suratlara çarptırasın gelir… Böyle bir zaman ki; yapamazsın… Şöyle bir kafa yorarsın ki; özünde hiçbirini hak etmemişsindir…

“O sizin güzelliğiniz” der geçersin… Sonra anlarsın ki; sıvama, süzme kalleşlikmiş! Onlar, söylemek istedikleri eksileri güzelliklerle bezemişler, gene onlar senin gözünün gördüğünü yanıltmışlar… Onlar, yermek istemişler seni, belki de yerden yere vurmak; ama hep sona saklamışlar, sana karşı asla dürüst olmamışlar…

Umursamadın, yürüdün, gittin… Tepeleri, dağları, nehirleri aştın… Boş kalan yerlere uygun sıfatları döşedin: belirttin ve nitelendirdin. Esasen sen üzerine düşeni yaptın. Anlayan olmadı, anlamaya yanaşan da önyargıyla yaklaştı. Başardı sandı. Yanıldı…

Yalnız kalmadın. Etrafın adalarla, denizlerle çevrelendi. Özüne değil, süsüne değer verildi. Bebek yerine konuldun. Yeri geldi eşek kadar adam oldun. Gene olmadı; olduramadılar!

İçinde patlamasın diye yazdın Allah yazdın… Sık sık kaydettin… Üzerine geldiler, sen kaçtın. Üzerinden çekildiler, sen darıldın…

Doldun. Taştın. Taşanı başka bir kaba aktardılar.

Canını sıktılar.

Yattın.

Sevmediğin güneşe yüzünü verdin.

Ve ayaktasın…!